breaking news

Cazcı ve denizci Ali Perret’in Bodrum’daki yaşamı

Kasım 30th, 2016 | by YazKış Muğla
Cazcı ve denizci Ali Perret’in Bodrum’daki yaşamı
BODRUM
0

RÖPORTAJ: MELİS DANIŞMEND – REDBULL
FOTOĞRAFLAR: UYGAR ÖNDER ŞİMŞEK

Bodrum-Bitez açıklarında Ali Perret’nin kendi tasarladığı Trippin adlı teknesindeyiz. Masa kalabalık, konular çeşitli. Başta inişli çıkışlı gündem olmak üzere müzik, hayat, iş-güç, her şey var. Hava ve zemin konuştuklarımızla son derece tezat; huzur dolu, tatlı. Dikkatimi çeken bir şey var, masanın en sessizi Ali Perret. Adını Rothschild ailesine mensup, caz tutkusu sebebiyle tüm hayatını siyahi müzisyenlere destek olmakla geçiren (ve bu yüzden ailesi tarafından reddedilen) Kathleen Annie Pannonica Rothschild’dan alan Bodrum’daki caz kulübünün kurucu ortağı Arzu Göknar ile iyi ki önceden biraz sohbet etmişim diye düşünüyorum. “Bak şöyle detaylar var hayatında, o kendi kendine anlatmaz,” diyor. Daha sonra röportajı deşifre ederken iyice fark ettiğim üzere, Perret, son derece renkli hikayesini gayet cool, adeta bir belgeselin dış sesi gibi anlatıyor. Onunki eğilip bükülen bir mütevazılık gibi de değil. Sanki bu detaylar sıradan, dünyevi şeyler de asıl hayat kafasının içinde kocaman bir arazide ya da bambaşka yerlerde gibi. Zaten bir ara hayatının onun için tek/iki gerçeğinden bahsediyor: Müzik ve deniz.

Ali Perret aynı zamanda denizci
Ali Perret’nin kendi tasarımı teknesi “Trippin” © Uygar Önder Şimşek

Amerikalı bir baba ve Türk annenin çocuğu olan, küçük yaşta ailesiyle New York’tan Türkiye’ye dönen, İstanbul Devlet Konservatuarı’nın ardından Boston’daki Berklee College of Music’te eğitim gören Perret, aralarında ’90’ların ses getiren gruplarından Acid Trippin’in de dahil olduğu pek çok caz grubunu kurmuş, Türkiye’de ve yurtdışında sayısız konser vermiş, Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’nü kuranlar arasında yer almış. Bir yandan çocukluğunda tutulduğu denizcilik aşkı onu Bodrum’a yöneltmiş, yıllardır Bitez’de yaşıyor, denizcilik yapıyor. Son olarak iki buçuk sene önce Bodrum’da Pannonica adlı caz kulübü açan (ki caz dışında farklı pek çok türe yer veriliyor) Perret, 60 kişilik bu tatlı mekanın amacının iyi müzik sunmak, gençlere ve bu müziğe gönül veren herkese destek olmak olduğunu söylüyor.

Caz müzisyeni Ali Perret
12 yaşında piyano çalmaya başlamış © Uygar Önder Şimşek

Müzik nasıl bu kadar kuvvetli bir etki yarattı hayatınızda?

Evimizde hep müzik vardı çünkü annem konservatuarda şan eğitimi almış. Emin Fındıkoğlu, Şerif Yüzbaşıoğlu tanıdıklarıydı, eve gelip giderlerdi. Zaten evde sürekli klasik müzik, caz, rock çalınırdı. İlkokuldayken annem okula gitmeden önce bir yarım saat dinleme dersi verirdi kardeşimle bize. Senfoniler çalar, isimlerini söylerdi. Öyle bir kulak dolgunluğum vardı, annem de destekledi. Tabii onun aklında klasik müzik vardı, orkestra şefi olmamı istiyordu. İki sene kadar, ‘Sigara dumanlı, içkili kulüplerde mi çalacaksın?’ tartışması yaşadık (gülüyor). Ama sonra destek verdiler sağ olsunlar.

Peki cazda sizi çeken neydi de o tarafa yöneldiniz?

Özgürlüğü. Konservatuara başladıktan altı ay sonra müzik yazmaya başladım. O yaratıcı kısımla ilgilendim. Konser piyanisti olmaktan ziyade kompozisyon kısmıyla ilgileniyordum. O sırada da piyanoda bir sürü şey tıngırdatıyordum doğaçlama olarak. Ve o cazdı. Cazın ruhu, hissedişi, özgürlüğü, doğaçlaması beni etkiledi. 10 sene klasik okudum ama hemen caza geçtim. Okuldaki hocalar hoşnut değildi caz çalmamdan. Hatta adım da ‘cazcı’ya çıkmıştı (gülüyor), ki gerçek caz bile çalmıyordum, doğaçlama yapıyordum. Daha sonra Berklee’de caz kompozisyon ve çağdaş müzik dersleri aldım.

Ali Perret Berklee College of Music'te eğitim görmüş
Berklee College of Music’te eğitim görmüş © Uygar Önder Şimşek

Berklee’ye girmek zor mu?

Zor değil ama sonra mezun olan çok az. Okulun yüzde 10’u mezun oluyor. Benim dönemimde ilk sene okuldan ayrılanların oranı yüzde 60’tı. Hala da öyle. Garajda üç akor çalıp müzik yapmaya gelen insanlar da vardı. Zaten Bilgi Üniversitesi’nde de girmek isteyenlere, ‘Niye müzik eğitimi almak istiyorsunuz?’ gibi sorular soruyorduk. ‘Ben müziksiz yaşayamam,’ diyorlardı ama işin gerçeğini görünce…

Kaçıyorlardı.

(Gülüyor) Herkes başarılı olamıyor bu yolda. Beklenti olmaması gerekiyor. Müzik zorlu bir yol. Karşılıksız sevgi bu. Ama sabredince de bir şekilde geliyor karşılığı. Ekonomik olmasa bile başka türlü geliyor.

Niye Amerika’da kalmayı tercih etmediniz?

Kalabilirdim ama orada müzikten, bilhassa cazdan geçinmem zor olacaktı. Boston’da okudum ama New York’a gidecektim. O şehir de bu açıdan zordu. Bir de Akdeniz, tekne sevdası ile müzik sevdası yüzünden yapamayacaktım. Tekne ile ticari bir şeyler yaparım, para kazanırım, caz müziğini de yapabildiğim kadar yaparım dedim. İlk dönüşümde gayet de iyi gitti çalma olarak. ’85’te İstanbul Caz Dörtlüsü’nü kurdum. İmer Demirer, Yaz Baltacıgil, Ateş Tezer’le. Benim besteleri çalıyorduk. Ateş Tezer yurtdışına gidince Selim Selçuk davula geçti. Sağda solda bayağı çaldık.

O zamanlar İstanbul’da nasıl bir atmosfer vardı caz kitlesi açısından?

İlgi vardı. İnternet olmamasına rağmen. Şu an çaldığımız yerlerin çoğu yok şimdi ama mesela Şan Sineması’nda, Emin Fındıkoğlu’nun direktörü olduğu Bilsak Caz Festivali’nde, Ankara’daki festivallerde çaldık. Bir de ilk sponsorlu grup olduk 80’lerin sonlarına doğru. Commodore firması vardı, bilgisayar firması.

Nasıl? Gerçekten mi?

Evet (gülüyor).

Nasıl oldu o iş?

Başındaki insanlar cazla ilgiliydi. Amerika’da okumuşlar. Bir de firmanın sahibi Osman Kavala sanatla ilgili bir insandı, öyle bir bağlantı oldu, konserler verdik.

Ali Perret Bodrum'da teknesinde
“Caz ve deniz çok uyuyor birbirine” © Uygar Önder Şimşek

Peki diğer aşkınız tekne? Aileden mi geliyor denizcilik?

Yok denizcilikle hiç ilgisi yok ailenin, sevmeleri dışında. Biz New York’tan İstanbul’a bir Türk şilebiyle taşındık.

Nasıl?

Ben altı yaşındaydım. Türk şilebi Amerika’dan mal almaya gelmiş.

Hep beraber ona mı bindiniz? Eşyalar meşyalar?

Evet. Her şeyle. Kargo gemisiydi. Amerika’dan çöp kamyonları götürüyordu İstanbul’a. Kabin satışı da varmış sivillere. Taşınmak daha kolay diye bizimkiler tercih etmişler. Bir de annem biraz sıra dışı bir kadındır, o fikir de hoşuna gitmiş.

Ne kadar sürdü?

İki buçuk-üç hafta gibi bir şey. Şimdi daha kısa da…

Neresinden bindiniz New York’un? Nereye yanaşıyor?

(Gülüyor) Valla gemi yanaşma yerleri var, oradan. Altı yaşındaydım ama şunu çok net hatırlıyorum, öğleden sonra 2 gibiydi, güneşli bir gündü, nisan ayı. New York çıkışında Hürriyet Heykeli’ni, New York siluetini çok net hatırlıyorum. Cebelitarık girişini, sabah erken saatlerde İstanbul’a girişimizi de hatırlıyorum. Büyülüydü. Tek yolcu da bizdik. Makine dairesinden kaptan köşküne kadar bütün gemi benim oyun alanımdı. Akşamları kaptanın masasında ailece yemek yiyorduk. Tüm mürettebat Türk’tü. Hatta bana sigara içirmişler (gülüyor). Sonra ben 40’ıma kadar sigara içmedim.

Zor geçtiği anlar da olmuştur.

Tabii fırtınalar falan oldu. Bu arada uzaktan balina geliyor, kuyruğunu suya çarpıyor falan, bana onu gösteriyorlar. Maskot gibiydim, küçük olduğum için.

Siz de zehri orada aldınız o zaman?

Evet, bağ oradan geliyor. Türkiye’ye döndükten sonra ilkokul 3’te herhalde çok tutturmuşum ki, bir sandal hediye aldılar. Burgaz Ada’da bir yalı kiralıyorlardı yaz dönemi için. Bütün gün sandalda yatıp kalkıp balık avlıyordum. Haftada bir gün de İstanbul’a inip müzik dersi alıyordum. Ondan sonra sandaldan yavaş yavaş buralara geldik. Önce yazları teknelerde çalıştım Bodrum’da, 14 yaşından itibaren. ’78’de kendim kullanmaya başladım. Sonra bir arkadaşımızın babası balıkçı teknesini verdi bakmam için, onunla sağa sola yolcu götürmeye başladım günlük gezi gibi.

Denizin de özgürlükle çok bağlantılı olduğunu düşünürsek sizin için cazibe noktası oydu herhalde değil mi?

Evet, caz ve deniz çok uyuyor birbirine.

Babanız Amerikalı. Türkiye’ye nasıl taşınmaya karar veriyorlar?

Aslında annemle babamın tanışması tamamen tesadüf. Mecburi askerlik hizmetinde tesadüfen Türkiye çıkıyor ve İstanbul’da annemle tanışıyorlar, aşık olup evleniyorlar. 30 sene beraberlerdi. Babam çok seviyordu Türkiye’yi, hala sever. Şu anda Florida’da yaşıyor ama hala her sene gelir. İstanbul’a aşık olmasını şöyle anlatır. Askerlik döneminde önce Ankara’ya gitmiş, 1.5 ay orada kalmış, sonra İstanbul’a göndermişler, o da trenle gelmiş Haydarpaşa’ya. Meşhur merdivenler, İstanbul silueti, orada bitmiş (gülüyor). Çok iyi Türkçe yazar, okur. Çocukluğumuzda hep Türkçe konuştuk, hiç İngilizce konuşmadık babamla.

Anneniz Türkiye’ye ilk yogayı getiren kişilerdenmiş.

Evet, ders veriyordu. Sonra transandantal meditasyonu keşfetti. Çocukluğum çok renkli geçti. Çok modern, sanatı seven bir kadındır, çok destekledi beni.

Bodrum gece hayatı
Pannonica 2013 Aralık’ta açılmış © Uygar Önder Şimşek

Siz bir de yedi göbek Brooklyn’liymişsiniz.

(Gülüyor) Evet. Babamın babası ressammış. ’29 krizi falan derken çok zorluk çekmişler. Aslında empresyonist bir ressam ama düğünler için Meryem Ana, İsa resimleri yapmaya başlamış. Babam da çok çektiği için sanatı sevmesine rağmen kendini daha garanti işlere yönlendirmiş, şirketlerde çalışmış. Türkiye’de de devam etti.

Babanızın amcasının da çok ilginç bir hikayesi var.

1800’lü yıllarda asansörler için elektrik motoru ve aküyü geliştiren kişi, Frank Alvord Perret. Ve ilk elektrikli arabayı yapanlardan, 40 km gidebilmiş o arabayla. Fotoğrafı falan var. 17 yaşında Brooklyn’de mühendislik okulundan ayrılıp Edison’un yanında çalışmış bir süre. Sonra kendi şirketini kurmuş. Geliştirdiği motorlar asansörlerde kullanılmaya başlanmış. Fakat 29-30 yaşında sürmenaj olduğu için her şeyi Otis’e satıp Avrupa’ya gitmiş. Volkan bilimcisi olmuş, aletler geliştirmiş. (Bir not: Wikipedia’da Frank Alvord Perret hakkında daha pek çok bilgi var. O dönemin önemli bilim adamlarından biri. Ve Ali Perret büyük büyük amcasına şaşırtıcı derecede benziyor.)

Bu hikayeler sizi nasıl etkilerdi küçükken? Normal mi gelirdi?

Küçükken hiç bilmiyordum bunları, daha yeni öğrendim.

Nasıl yani?

10 sene önce falan.

Neden?

Bizim ailede fazla anlatılmaz.

Ketumluk…

(Gülüyor) Babamın babasının ressam olduğunu biliyorduk, vefat ettiğinde babam 14 yaşındaymış, dolayısıyla pek bir bağ yok.

Bitez Bodrum
Ali Perret uzun zamandır Bitez’de yaşıyor © Uygar Önder Şimşek

Bodrum’da gidip iyi müzik dinleyebileceğim bir yer yoktu. İstanbul’dan da buraya taşınan vardı çok, dedim herhalde bir potansiyel var. 2013 Aralık’ta açtık. Yazlık bir mekan değil, 12 ay açık. Sadece caz da yok, alternatif, etnik müzik, rock, soul, R&B… İyi müzik yani.

Ali Perret

Türkiye’ye geldiğinizde nasıl geçti hayatınız?

Teşvikiye’de büyüdük. Oraların anısı çok. Tek tük arabanın geçtiği, herkesin birbirini, esnafı tanıdığı modern bir İstanbul mahallesiydi. Aile eğitimi önemliydi. Ben devlet okullarında okudum, kardeşim de. Ama keyifli ve iyi bir eğitim süreci oldu ailede. Dönemin de etkisi var tabii. ’70’lerde etraf karıştı ama ben kötü hatırlamıyorum, ’68 kuşağı hala devam ediyordu çünkü, post hippilik dönemi.

’90’ların sonunda Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’nü kuran ekipteydiniz. Zor mu müzik eğitimi Türkiye’de?

Aslında çok güzel gidiyordu. 2001 krizinden sonra kar-zarar hesaplarına girdiler. Benim için eğitim ve müziğin bir arada olması lazım. Yani hem teori hem pratik. Etkinliklere çok önem veriyordum. Bütçeleri kesince kuru kuru eğitim cazip gelmedi, olaylar değişti, gelecek görmedim. 2003’te istifa ettim.

Ne yaptınız sonra?

İki yılımı ‘Upstate New York’ta geçirdim, çok ürettim, çalıştım, üç beş performans da yaptım. Hatta Woodstock’ta rock ve cazcıların çaldığı efsanevi bir kulüpte, The Joyous Lake’te çaldım. 60’lardan beri hala açık. Eski hippiler hala orada. O dönemde yazları yine burada teknedeydim.

Yeni bir albüm yayınlamaya hazırlanıyorsunuz Ali Perret’s DU.DU projesiyle.

Evet. Erivanlı duduk ustası Suren Asaduryan, Apostolos Sideris, Oğuz Büyükberber, Berkant Çakıcı ile On The Move adlı bir albüm. Yurtdışında bir plak şirketinden yayınlayacağım. Türkiye’de basmayı düşünmüyorum ama Türkiye’de çalacağız tabii.

Ali Perret'nin Bodrum'daki mekanı Pannonica
Pannonica Bodrum’da 12 ay açık © Uygar Önder Şimşek

Peki Pannonica’yı açmaya nasıl karar verdiniz?

Aslında her caz müzisyeninin kafasında vardır böyle bir şey. Benim burada gidip iyi müzik dinleyebileceğim bir yer yoktu. Mekan eskiden şarküteriydi, devrediyorlardı. İstanbul’dan da buraya taşınan vardı çok, dedim herhalde bir potansiyel var. 2013 Aralık’ta açtık. Yazlık bir mekan değil, 12 ay açık. Sadece caz da yok, alternatif, etnik müzik, rock, soul, R&B… İyi müzik yani. Tamamen ekip işi. İnat ettik, çok emek verdik. En büyük destek müzisyenlerden geliyor. Gençlere yer açıyoruz. İlgilenenlere caz, piyano, armoni dersleri veriyoruz. Ritim atölyesi de var, her yaşa açık.

Neden bu ismi seçtiniz?

Caz tarihinde önemli bir figür olduğu için. Ailesini, çocuklarını bile bırakıp müzik aşkıyla hareket ediyor. Caz o zamanki modern müzik, yeni bir şey, herkese garip geliyor. Ama o peşinden gidiyor. Müzisyenlerde bile bu çok yok. Ben de öyle düşünüyorum müzik hakkında. Tarif etmesi çok zor…

Size ne yapsa, ne kötülük etse vazgeçemiyorsunuz, ayrılamıyorsunuz.

(Gülüyor) Evet. Ama öyle bir aşk ki, iyi ki var. Yoksa hayatın bir anlamı yok benim için.

Bodrum'un Barları Kulüpleri

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir